Okul dediğin XII – Beklentiler beklentiler

okulun kapısındaki çocuk

Okuduğunuz sayfalar boyunca okul seçiminde nelere dikkat etmeniz gerektiğini, çocuğunuz için uygun bir eğitim ortamı oluşturabilmek için yöneleceklerinizi ve sakınacaklarınızı eğitimci gözüyle açıklamaya çalıştık.

Bir insanın üstlenebileceği en zorlu ve hassas görevin çocuk yetiştirmek olduğunu düşünüyorum. Büyük bir özen ve bilinç gerektiren bu görevi yaparken verilecek en önemli kararlardan biri de doğru okulu seçmek. Bu seçimde siz velilere yardımcı olmak amacıyla son olarak bahsedeceklerimiz okuldan ve çocuğunuzdan neler bekleyebileceğinize, hangi beklentilerin gerçekçi, hangilerinin hayalî olacağına ilişkin.
Toplu halde yaşamın ve sosyalleşmenin başladığı dönemden, yani muhtemelen cilalı taş çağından bu yana eğitim, insanlığın temel meselelerden biri olarak algılanmıştır. “Çocukları nasıl eğitmeli?” sorusu toplumu oluşturan tüm bireylerin ve karar yetkisini, yönetme gücünü elde tutan egemenlerin kafasını yüzyıllardır kurcalayageldi. Eğitim öncelikle ailenin gündem konusu ve aile öyle taş, toprak gibi değişmeden duran bir nesne sayılmaz. Bugünün ana babaları bir iki on yıl sonra yerlerini ve yetkilerini sonraki nesle bırakarak “ihtiyar” olacaklar; belirleyici, hükmedici rollerinden mahrum kalacaklar.
Peki, çocuğu nasıl yetiştirirsek gelecekte –yani ihtiyarlığımızda- ona bakıp rahat bir vicdan ve mağrur bir gülümseme ile huzur bulacağız? Ömrümüzün mühim kısmını hasrettiğimiz bu küçük varlık gelecekte emeklerimizin yerini bulduğunu gösteren bir mutluluk ve gurur kaynağı olacak mı? Yoksa bir ömür uğraştığımız büyük projemiz hayal kırıklığı ve hüsranla mı sonuçlanacak? Onca zamana, emeğe ve ümide mal olan projeler “ne yapalım, kısmet buymuş” mantığıyla, kalender bir teslimiyetle karşılanamaz. Hepimizin eğitimine büyük önem verdiğimiz çocuklarımızdan bir sürü beklentimiz vardır. Olmalıdır da.
Ancak bu noktada birçok anne babada gözlemlediğim yaşamsal bir hatayı dile getirmek, “beklenti” denen iki ucu keskin duygunun sınırlarını hatırlatmak isterim. Birazdan okuyacaklarınız karşısında “Aaa, yok canım! Ben öyle şey yapar mıyım hiç?” diye geçirmeyin ne olur içinizden.

Bilgisayar başındaki öğrenciler.Gelişmekte olan her ülke ve toplum gibi biz de feodal ahlaktan kentli (burjuva) ahlakına doğru cılız adımlar atıyoruz. Feodal ailede çocuk demek iş gücü demektir. Tarlada, bağda, bahçede çalışacak, hasada yardım edecek yahut ne bileyim koyunları güdecek bir işçi olarak görülür. Ailenin her ferdi gibi onun da üretime dair görevleri vardır. Yani ondan aile için bir şeyler yapması beklenir. Bu yüzden olsa gerek, kırsal kesimde çocuk sayısı kenttekinden fazladır. Oysa kentli ailede çocuktan kendisi için bir şeyleri becermesi, başarması beklenir. Evet, tabii ki odasını toplayarak, sofranın kurulmasına yardım ederek ailenin işleyişine katkı sağlayacaktır. Ancak kentli çocuk gelecekte iyi bir meslek sahibi olsun da, ihtiyarlayan ana babasına baksın diye yetiştirilemez. Kısacası, yarın öbür gün çocuğunuza “ben seni bu günler için mi yetiştirdim, okullara yolladım, masraflarını karşıladım?” diyemezsiniz. Dememelisiniz de.
Sizin amacınız sadece çocuğunuz için iyi bir gelecek inşa etmektir. Bu amaçla harcadığınız zaman, emek ve paradan kendinize dönük bir fayda damıtamazsınız. O yüzden öncelikle anne baba olarak aranızda konuşun. Kendi geleceğinizi (emekliliğinizi) garantiye almak için çocuğunuzu okutuyorsanız, hemen bu fikirden vaz geçmenizi öneririm. Siz ancak onun için, onun başarılı bir yetişkin olmasını sağlamak için bir şeyler yapabilirsiniz. Size bakmasını beklemeyin. Beklemeyin ki, hayal kırıklığına da uğramayın. “Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim” yaklaşımı hem sizin hem çocuğunuzun mutluluğuna engel olacaktır. Çocuğunuza pahalı bir eğitim sunmakla emeklilik sigortası yaptırmış olmazsınız. Maddi manevi koşullarınızı iyice tartın. Çocuğa taşıyamayacağı sorumluluklar yüklemeyin. Aile bütçenize ağır gelecekse, onu o okulda değil, başka yerde okutmalısınız. Unutmayın ki, ona kaf dağının ardından üç tüy getiremezsiniz.

Küçük bir çocuk elindeki tebeşirle okul tahtasına resimler çiziyor. Tahtanın üzerinde matematik işlemleri ve resimler var.Bir öğrencim vardı. Yıllar geçti, hâlâ hatırımdadır. Pırıl, pırıl bir genç kız. İyi yürekli, pozitif, ama neşesiz. Mutsuzluğuna bir türlü anlam veremiyordum. Adeta bir “arka plan hüznü” eşlik ediyordu tüm eylemlerine. Üniversite sınavlarına hazırlanıyordu. Ancak ne ders çalışıyor, ne de başarılı olacağına dair en ufak bir umut veriyordu. Ne kadar yaklaşmaya, konuşmaya çalıştımsa da bir sonuca ulaşamamıştım. Derken, bir veli görüşme gününde annesiyle tanıştık. Anne lise ikiden terk, ama cin gibi, son derece enerjik ve akıllı bir kadın. Kocasıyla yıllar önce ayrılmışlar ve adam çocuğun maddi – manevi sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmış. Kızıyla ilgili beklentilerini şöyle dile getirmişti anne: “Ben onu yok canımdan dershanelere, özel okullara yolladım. Senelerce iki işte çalıştım. Hafta içi şirkete gidiyor, hafta sonları da evde dikiş dikiyordum. Tabii okuyacak hocanım, bana kim bakar sonra. Babasından da hayır yok zaten.”
Bunları duyar duymaz anlamıştım. Kızcağız kendisi için nasıl bir gelecek istediğini düşünme şansı bile bulamamıştı. Ne meslek seçeceğine dair en ufak fikri yoktu. Annesine bağımlı, birey olamamış, yetişkinliğin yanına bile yaklaşamamıştı. Bu yüzden kendini çaresiz ve umutsuz hissediyordu. Sonradan konuştuğumuzda bu tahminlerimi teyit etti sözleriyle. Okumak isteyip istemediğinin farkında değildi. “Okuyacağım mecburen ama hangi fakülteye giderim, ne meslek seçerim bilemiyorum” dediğini hatırlıyorum. Eminim o genç kızın yerinde olmak istemezdiniz.
Uygun eğitim ortamı yaratmanın birincil koşulu budur. Çocuğunuzun alacağı eğitimden beklentiniz makul sınırlar dâhilinde olmalıdır. Verebileceklerinizi iyice ölçüp biçiniz. ‘Falancanın çocuğu bilmem hangi okula gidiyor, bizimki geri kalmasın’ yaklaşımı, mutsuzluğun ve hayal kırıklığının bir numaralı sebebidir. İsteyip istemeyeceğini bilmediği bir şeyi çocuğunuza verip, yaptığınız fedakârlık karşısında müteşekkir olmasını bekleyemezsiniz. Yaşı ister yedi, ister on yedi olsun, neticede bir çocukla karşı karşıyasınız. Unutmayınız, çocuk sahibi olmakla “almadan vermeye” peşinen razı oldunuz bile.
Peki, veli olarak ‘verecekleriniz’ nereye kadar? Bir arkadaşımın başından geçen olay bu soruyu yanıtlamaya yardımcı olacak. Öğrenci lise son sınıfta. Edebiyat dersinden zayıf üstüne zayıf almış. Veli de okul dışından bir öğretmenden yardım istemek maksadıyla öğretmen arkadaşıma ulaşmış. Buraya kadar her şey normal gibi görünüyor. Ancak bilin bakalım öğretmenin yanına ders dinlemek için kim geliyor? Anne! Yanlış okumadınız, ben de yanlış yazmadım. Çocuğu ders çalışmayı sevmediğinden fedakâr (!) anne dersi dinliyor, ciddi, ciddi not tutuyor, sonra eve gidip kavga dövüş çocuğuna aktarıyor öğrendiklerini. Çocuk öyle bir durumda ki, ailesi tarafından tutulan özel öğretmenin yanına bile gitmiyor. Bir iki ders bu acayiplik sürmüş. Sonra öğretmen yaptıklarının bir işe yaramayacağını anneye söylemiş ve iki seçenek sunmuş: Ya derslere son veririz ya da öğrencinin kendisiyle çalışırız. Anne saatlerce yalvarmış, çocuğunun derse gelmeyeceğini anlatmış. Öğretmen de bunun üzerine biraz da hırsla “madem öyle, ben ona giderim” diyerek, dersleri ailenin evine taşımış.
İlk ders. Konu Türk edebiyatında roman. Öğretmen anlatıyor: “İntibah adlı romanın edebiyatımızda önemli bir yeri vardır.” Çocuk soruyor: “O ne demek?” “İntibah, uyanış demek.” “Hayır, onu zaten anlamam da, roman ne demek, çingene mi?” Dinlediğimde şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak hale gelmiştim. Aklıma bazı sorular takılıyor, bu tuhaf hadiseyle ilgili: Bu öğrenci bunca bilgisizlikle lise son sınıfa kadar nasıl geldi? Okuldaki edebiyat öğretmenleri nasıl oldu da durumun farkına varmadı? Annesi çocuğunun yerine derse giderek ona iyilik yaptığını mı sanıyor?

Derste canı sıkılmış bir çocuk var. Başının üzerinde bir yağmur bulutu çizilmiş.Bir okuldan bekleyecekleriniz arasında çocuğunuzu öyle ya da böyle bir üst sınıfa geçirmeleri olmamalı. İstenen bilgi ve beceri seviyesine gelemeyen bir öğrenci için en iyisi o yılı tekrar okumaktır. Ayrıca bin bir zahmete katlanıp okuttuğunuz çocuğunuzdan da onca eğitim – öğretim yılının ardından cahil olmamasını beklemelisiniz. Hangi okula yollamış olursanız olun, hayatının sorumluluğunu üstlenmeyi öğretmeden yetiştirdiğiniz çocuğunuzu parlak bir geleceğin beklemediğini bilin. Onun yapması gerekenleri siz üstlenmeyin. Yardımcı olmak başka, onun işini yapmak başkadır. Bu sınırı bir kez aştınız mı, geri dönüşü zor olacaktır. Başarılı ve geleceği parlak bir evlat yetiştirmek için veli olarak yapılması gereken öncelikli iş, yardım edeceğim derken üstlenici hale gelmemek…
Bir başka anı. Bu kez kendi öğrencim. Veli toplantısındayız. Öğrencimin babasıyla konuşacaklarımı bitirdim, çocuğun durumuyla ilgili gereken uyarıları yaptım. Sonra kapı önünde bekleyen öğrencimi içeri davet ettim ve babasının yanında kendisine bazı öğütler vermeye başladım. Derken lafa baba karıştı ve “oğlum, bak öğretmenin ne kadar önemli şeyler söylüyor” gibisinden bir şey söyledi. Bir de ne göreyim! Bizim sessiz, içine kapanık sandığımız öğrenci birden aslan kesildi ve babasına “Kes be! Ne istersem onu yaparım!” diye çıkıştı. Tabii hemen sert bir tavırla uyardım öğrencimi. Ama evinde bunca şımartılan bir çocuğun davranışlarında ne kadar değişiklik yaratabildiği mi bilemiyorum. Bir baba, bir anne ne olursa olsun saygıyı hak eder. Hele de öğretmeninin yanında babasını azarlamaya cüret eden bir çocuğun yetiştiriliş tarzında ciddi sorunlar olduğu apaçık bir gerçek.
Eğitimine özen gösterdiğiniz, emek verdiğiniz çocuğunuzun bazı becerileri edinmiş olması gerekir. Bunların başında saygı geliyor, bana göre. 12 yıllık eğitim sürecinin sonunda saygılı, topluluk önünde çekinmeden, utanmadan konuşabilen, kendisini doğru biçimde ifade edebilen, duyarlı, bilgili, kültürel açıdan gelişmiş ve vefalı bir çocuk yetiştirdiğinizi görmek hayatınızda alacağınız en büyük ödül olsa gerektir. Eğitim sürecinin sonunda bilinçli bir meslek seçimi yapmış, öğrenmeyi seven, bilgiye hürmet eden, saygılı, mutlu bir çocuk yetiştirmekle, veli olarak görevinizi layıkıyla yapmış sayılırsınız. Ödülünüz de ömür boyu yüreğinizde taşıyacağınız o büyük huzur olsa gerek.

  • Anne babaların aklında dönüp duran soru “En iyi okul hangisi?”. İşte bu sorunun cevabını bulmada size yol gösterecek satırlarla baş başasınız… Öğretmen ve çevirmen Beril Devlet’in kaleme aldığı Okul Dediğin –Çocuğunuz için Uygun Eğitim Ortamını Bulma ve Oluşturma Kılavuzu adlı kitap, onlarca soruya cevap niteliğinde… Yazarın izni ile parçalar halinde yayınladığımız kitabın bölümlerine şu linklerden ulaşabilirsiniz.
  1. bölüm “Bizim zamanımızda bu imkanlar olsaydı
  2. bölüm “Uygun eğitim ortamı”.
  3. bölüm “Nasıl bir okul?” 
  4. bölüm “Uzaktaki okul“,
  5. bölüm “Terbiyeli çocuk, eğitimli çocuk
  6. bölüm “Eğitim ortamının çelişkileri
  7.  bölüm “Bir maniniz yoksa annemler okulunuzu ziyaret edecekti
  8. bölüm “Güvenlik, itimat emniyet” ,
  9. bölüm “Okul nasıl yönetiliyor?
  10. bölüm “Müfredat ve ders programı
  11. bölüm  “Öğretmenim canım benim!”
  12. bölüm “Beklentiler, beklentiler

BERİL DEVLET HAKKINDA:

Beril Devlet, 1971’de İstanbul’da dünyaya geldi. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisansını da aynı üniversitede tamamladı. 1992 yılından itibaren çeşitli üniversiteye hazırlık dersanelerinde ve özel liselerde Tarih öğretmeni olarak görev yapmıştır. Öğretmenliği bir tür yaşam koçluğu olarak algılayan yazar, bu kitapla eğitim dünyasının tüm aktörlerine deneyimlerini, düşüncelerini ve önerilerini açmaya başlamıştır. Öğretmenliğin yanı sıra kitap çevirisiyle de uğraşan yazarın yayımlanmış iki çevirisi bulunmaktadır. İngilizce ve Tatarca bilen Beril Devlet, evlidir.

HEMEN DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

twelve + eight =