Okul dediğin XI – Öğretmenim canım benim!

Bazı meslekler üstün özellikler gerektirir. Örneğin herkes astronot olamaz, herkes cerrah olamaz, herkes subay, balerin ya da orkestra şefi olamaz. Kişinin bu gibi meslekleri icra edebilmesi için fiziksel, akademik veya zihinsel üstünlüklere sahip olması, en azından belirli vasıflar taşıması gerekir. Mesela ben asla cerrah olamazdım, biliyorum. Çünkü saatlerce ayakta durup bir insanın iç organlarını kesip biçmeyi düşününce bile bayılacak gibi oluyorum… Peki ya öğretmenlik? Benden yaşça büyük meslektaşlarımdan duymuşumdur, bir zamanlar halk arasında şöyle bir söz yaygınmış:
“Hiçbir şey olamadın, bari bir öğretmen de mi olamadın?” Ne kadar aşağılayıcı bir ifade, ne kadar hastalıklı bir düşüncenin göstergesi…
Öğretmen olabilmek için bir takım özellikler taşımak gerekir.
En temel ikisini söze dökünce basitmiş gibi geliyor ama dile kolay: Fedakârlık ve sabır… Televizyona çıkan ünlülerin çoğundan “sanat hayatı ile aile hayatı bir arada zor yürür” sözünü sıkça duyarım. Ne sebeple bunu söylediklerini bilemiyorum. Ancak bir öğretmenin mesleğinin hakkını vermesi için neredeyse ailesinden bile zaman çalması gerekir. O kadar çoktur ki işi… Ve bunların hepsi de itina gerektirir, titizlik gerektirir.

Ne mi yapar öğretmen? Öğretmenseniz her dönem 2 ya da 3 yazılı sınav yapıyorsunuz demektir. Ve altı – yedi farklı sınıfa giriyorsanız, gıkınızı çıkarmadan her ay en az 300 yaprak sınav kâğıdını okuyacak, değerlendireceksiniz. Üstelik tümünü aynı dikkat ve itina ile okuyacaksınız. Not kırmak için değil, puan vermek için bakacaksınız yazdıklarına. Yani öyle günlük gazete okur gibi değil. Sınav stresi yaşatmadan, öğrenci sezmeden sözlü yoklama yapacaksınız. Sorularınıza doğru cevaplar gelmezse önce kendinizde arayacaksınız kusuru. Nerede hata yaptım, neyi eksik bıraktım diyeceksiniz. Üstelik ödevlerini de benzer bir titizlikle okuyacak, değerlendireceksiniz. Bilmediği için kızmayacak, her bir öğrencinize bilmediklerini tekrar, tekrar anlatmanın, en sonunda öğretmenin bir yolunu bulacaksınız. Her yıl sorumluluğunu üstlendiğiniz 150 – 200 öğrenciyi tek, tek tanıyacaksınız. Onlar, sizin çocuklarınız olacak çünkü. Kişilik özelliklerini iyice bileceksiniz. Zevklerinden, korkularından, desteklenmesi ve değiştirilmesi gereken tüm yönlerinden haberiniz olacak. Konuyu hangi biçimde anlatınca daha iyi öğreneceğini bileceksiniz ve ona göre vereceksiniz dersi. Aileleri de tanıyacaksınız ki, gerektiğinde veliyi uyarabilesiniz, testi kırılmadan tedbir almalarını temin edesiniz. Ayrıca öğrencilerinizin başka derslerdeki durumundan hiç değilse haberdar olacaksınız. Sizce başarısız sayılabilecek bir öğrenci, belki de başka derslerde harikalar yaratıyordur. Çocuk ve genç psikolojisinden, ruhundan anlayacaksınız. Küçücük dünyalarındaki kendince devasa sorunlarına anlayışla, sabırla yaklaşacaksınız, küçümsemeyle değil. Kırıcı, yıkıcı olmadan eleştireceksiniz, yön vereceksiniz, yol göstereceksiniz. Daima yanlış yöne gitseler bile… Ve hiçbir zaman unutmayacaksınız: Her şeyi doğru bilse ve yapsaydı, bana ihtiyacı olmazdı. Öğrencinin eksikleri ve hataları olmasa onları tamamlayacak, düzeltecek bir öğretmene de ihtiyaç olmazdı. Öğretmenin varlık sebebi, öğrencisinin kusurları… Öğretmelere hiç bu gözle baktınız mı acaba? Malumunuz, öğretmenlik genellikle kız çocuklarına yakıştırılan bir meslektir. Çoğunlukla da bayan olur öğretmenler. Nedenini bilmiyorum ama aileler kız çocuklarının öğretmen olması fikrine hep sıcak bakarlar. Öğretmenliği tatili bol, kolay ve hafif bir meslek sandıklarından olsa gerek. Ancak mesleğinin hakkını veren hangi öğretmene sorsanız “kolay mı öğretmenlik?” diye aynı yanıtı alacağınızdan eminim: Hayır!
Mesleğinin hakkını vermek ne demek peki? Bilgilerinin tümünü öğrencilerine aktarmak değil elbet. En tumturaklı sınav sorularını yazmak da olmasa gerek. Hele dersi bitince çantasını
kapıp öğrencilerden önce okuldan çıkmak hiç değil! Peki, siz veliler çocuğunuzun öğretmeninden neler beklemelisiniz? Her şeyin iyisi ve kötüsü olduğu gibi öğretmenin de maalesef kötüsü olabiliyor. Nasıl ayırt edeceksiniz kötü öğretmenle iyi öğretmeni?

Derste canı sıkılmış bir çocuk var. Başının üzerinde bir yağmur bulutu çizilmiş.Öğrencilerinin çoğu tarafından sevilen her öğretmen iyi midir acaba? Konuyu olumlu vasıfları öne çıkararak ele alacağım. Sözünü edeceğim vasıfları taşımayan öğretmenin pek de “iyi” kategorisine giremeyeceği kolayca anlaşılır diye tahmin ediyorum. İyi bir öğretmen öncelikle bugünde, yani çağında yaşamalıdır. Bir meslektaşım, Tarih öğretmeni bir arkadaşım geldi şimdi aklıma.
Benden epeyce büyüktü yaşı. Neredeyse annemle akran bir hanım. Sınıfın birinde çocuklara her nedense kızmış, onları şöyle azarladığını anlatıyor: “Ben yirmi senedir bu konuyu aynı şekilde anlatırım. Aynı yerde aynı espriyi yapar, aynı haritayı açar, aynı soruları sorarım; sizin kadar şapşalını görmedim. Kaç defa anlattım.
Neden anlamıyorsunuz!” Bunları duyunca içimden “eyvah!” demiştim. Duyduğum dehşet ve öfke tarif edilecek gibi değildi. Yirmi yıldır aynı şeyleri yapıyor, aynı yöntemleri uyguluyor, aynı sözcükleri tekrarlıyor öğretmenimiz. Ancak ufak bir sorun var! Karşısındakiler yirmi yıl öncesinin gençleri değil. Bugünde yaşıyorlar, kendisinden farklı olarak.
Anlattığı durum karşısında öğretmenler odasının ‘çıkıntısı’ olmamak için sustum. Daha önce benzer başka olaylarda kendisine yardımcı olmaya gayret etmiş ve bir güzel terslenmiştim: “Çıkıntılık etmesene kızım! Sen daha ak yakalı talebeyken ben bu dersi veriyordum. Öğretmenliği senden mi öğreneceğim?” Bu sözleri, öğretmen hanımın gelişmeye ve değişmeye ne kadar kapalı biri olduğunu gözler önüne seriyor sanırım. Ben de o olayla dersimi aldım, sesimi kestim ve kendi tabiriyle ‘çıkıntılık’ etmedim.
Ama onun sınıfına devam eden öğrencilere etüt saatlerimde öncelik verdiğimi itiraf etmeliyim. Çoğu akıllı çocuklar. En azından şapşal değiller. Sadece kullandığı eski sözcükleri (muahede, istifham, tahakküm gibi) anlayamıyorlar ve tekrar sormaktan da, aptal muamelesi görme korkusuyla çekiniyorlar. Aslında yapılacak tek şey biraz sabır ve hoşgörüyle çocukların tam olarak neyi anlamadığını bulmaya çalışmak. Eleştiriye kapılarını sıkıca kapatmış bir kişi için zor olsa da, mesleğinin hakkını veren her öğretmenin yapacağı bu olurdu. Siz de veli olarak öğretmenin “anlamıyor, dinlemiyor” şeklindeki yakınmalarına dikkatle yaklaşın.
Çocuk mu anlamıyor, öğretmen mi anlatmanın farklı bir yolunu bulamıyor? Lise yıllarında gençliğin verdiği bir cehalet ve sığlıkla öğretmenlerimize isim takardık. Pek hoş bir durum değil ama itiraf etmeliyim ki ben de vardım bu isim mucitlerinin arasında. Bir hocamıza “konuşan kelle” dediğimizi hatırlıyorum. Öğretmenimiz sınıfa girerken yüzümüze bakmaz, amuda kalksak bile aldırmaz, başı dimdik yürür, gözlerini uzakta bir yerlere sabitleyip kürsüye geçerdi. Sakin tavırlarla masasına oturur, önce dolmakalemini eline alıp sınıf defterini itinayla imzalar, ardından çantasından ders notlarını ve kitabını çıkarırdı. En öndeki arkadaşa (ki ismini bile bilmezdi kızcağızın) “geçen ders kaçıncı sayfada kaldık evladım?” diye sorar, cevaba göre söz konusu sayfayı açardı. Sonrası hep aynı hikâye… Kitapta yazılanları kelimesi kelimesine tekrarlar, bu yaptığına da “ders işlemek” derdi. Nasıl sıkıldığımızı anlatamam. O derslerden geriye en ufak bir bilgi kırıntısı bile kalmadı, ne yazık. Mesleğinin hakkını veren bir öğretmen ders boyunca kürsüde oturmaz. Kitapta yazılı olanları tekrarlamaktan utanır. Konu değişmez elbette. Dersin içeriği bellidir. Ancak öğretmenim diyen kişinin o konuyu en azından birkaç farklı açıdan ele alabilmesi, anlaşılır kılmak için değişik yöntemlere başvurabilmesi gerekir. Yoksa veli olarak siz de bir ders kitabını alıp ezberleseniz, öğretmencilik oynayabilirdiniz, değil mi? Bu yüzden çocuğunuzdan sınıfta olup bitenleri mutlaka dinleyin. Öğrenciler okul maceralarını
evde anlatmaya heveslidir. Yeter ki kulak verilsin.
Uygulayan bir okul var mıdır bilemiyorum ama bir grup meslektaşımla
bir zamanlar şöyle bir çalışma hayal etmiştik: Yıllarca aynı dersi tekrar etmenin bizi sıradanlaştırdığını, tekdüzeleştirdiğini ve kısır bir döngü içine soktuğunu düşünmeye başladık. Yukarıda bir örneğinden bahsettiğim “eski usul” öğretmenlere dönüşmemek için aklımıza birbirimizin derslerine konuk olma fikri geldi. Gökten zembille inmedi tabii bu fikir. Avrupa’daki liselerde öğretmenler arası işbirliği ve mesleki gelişim anlayışı çerçevesinde bu gibi yöntemlerin uygulandığını biliyorduk. ‘Neden biz de yapmayalım?’ dedik ve proje üzerinde tartışmaya başladık. Sosyal bilimler çatısı altında toplanan Tarih, Coğrafya, Felsefe, Psikoloji gibi branşların öğretmenleri birbirlerinin derslerine konuk olacaklardı. Sınıfın asıl öğretmeni olan da bilecekti bu ziyaretin zamanını. Önceden oturup konuşulacak, öğretmenler birbirlerinden randevu alacak adeta. Herkes kendi branşından ve başka branştan en az birer derse girecek, meslektaşını izleyecek, birlikte oluşturdukları listeye göre onun performansını değerlendirecekti.
Bu çalışmanın amacı, öğretmenlik tarzımızın çağdaş olup olmadığını, yeniliklere açık olup olmadığımızı ve sınıf içindeki performansımızı gözden geçirmekti. Ne de olsa sınıfın kapısı kapandı mı ortamın tek hâkimi öğretmendi ve öğretmenin kendisini “görev başındayken” değerlendirebilmesi için bilinen başka bir teknik yoktu. Bunun için yönetimden ya da okul dışından birine değil, en yakınımıza yani meslektaş arkadaşımıza başvurmanın daha sağlıklı olacağını düşünmüştük. En azından öğretmenin halinden yine en iyi öğretmen anlar dedik. Birbirimizi değerlendirmek için oluşturduğumuz listede neler vardı?
Hatırladığım kadarıyla şuna benzer şeyler:
1. Öğretmen her öğrenciye söz hakkı veriyor, adaletli davranıyor mu?
2. Dersin ne kadarını konuşarak, ne kadarını öğrencileri konuşturarak geçiriyor?
3. Görsel malzeme, mesela harita, tablo, grafik, resim veya belgesel film gibi yardımcı ders araçlarını kullanıyor mu?
4. Dersin başında “bu konuyu neden öğreniyoruz?” şeklinde bir giriş konuşması yaparak sınıfın ilgisini çekiyor mu?
5. Dersin sonunda “bu ders neler öğrendik?” gibi bir toparlama yaparak bilginin genç zihinlere yerleşmesini sağlıyor mu?
6. Gelecek dersin neyle ilgili olacağını, öğrencilerin bu derse hangi hazırlıkları yaparak gelmeleri gerektiğini, varsa ödev konusunu ve nasıl yapılacağını açıklıyor mu?
7. Dersi anlatırken hangi öğrencilerin konuyu anlamada güçlük çektiğini tespit edebiliyor mu? Konuyu bu öğrenciler için daha anlaşılır hale getirmek adına farklı anlatım teknikleri kullanıyor mu?
8. İyi bir soru soran ya da bir soruya doğru yanıt veren öğrencilere takdirlerini bildiriyor, onları yüreklendiriyor mu?
9. Öğrencilerin tümüne adlarıyla hitap edebiliyor mu? Sınıfta ismini bilmediği öğrenciler var mı?
Bu listeden anlaşılacağı gibi iyi öğretmenin özellikleri arasında “konuşan kelle” olmak ya da “ne kadar şapşalsınız” demek gibi meziyetler (!) yok. Bu çalışmayı hayata geçirme şansımız olamadı ne yazık ki. Okul yönetimi ne gibi bir sakınca gördü, ne düşündü bilemiyorum. Ancak karşılıklı ders izleme tasarımız hoş bir hayal olarak kaldı. Umarım artık okullarda sadece öğrencilerin çıkarı gözetiliyordur ve öğrenme ortamı geliştirilmeye çalışılıyordur
da, bu ve benzeri çalışmalar hayata geçirilmiştir.
Veli olarak okul yetkililerine sorunuz: Öğrenme ortamını geliştirme ve iyileştirme çalışmaları var mı? Hangi yeni eğitim tekniklerini uyguluyorlar? Derslerin daha verimli geçmesi, öğrencilerin mümkün olan en yüksek bilgi ve bilinç seviyesine ulaşması için geçen yılki uygulamalarına ne gibi yenilikler eklemişler? Yoksa o okuldaki öğretmenler yirmi küsur senedir aynı yöntemlerle mi ders veriyorlar?
Herhangi bir dersi değişik yöntemlerle anlatma konusunda fizik öğretmeni bir arkadaşımı örnek vereyim. Bir gün pencereden baktığımda altıncı sınıflardan iki ya da üçünün bahçede olduklarını gördüm. Elli – altmış kadar öğrenci başlarında fizik öğretmenleri olduğu halde yumurtaları boyuyor ve beyaz bir çarşaf üzerinde havaya atıp tutuyordu. Evet, yanlış okumadınız. Yumurtalar, boyalar ve çarşaf… Hem de fizik dersinde… İçinizden “bu ne biçim ders?” diye geçiriyorsanız aceleci davranmamanızı öneririm.
Merak edip yanlarına gittiğimde şaşkınlığım yerini hayranlığa bıraktı. Öğretmen arkadaşım çocukların basınç – yüzey ilişkisi konusunu anlamakta zorlandıklarını anlattı. Eh, ne de olsa henüz altıncı sınıfa gidiyorlar. Fizik gibi zor bir bilim için biraz gençler, değil mi? Öğrenmeleri gereken ilke şu: Yüzey genişledikçe uygulanan basıncın şiddeti azalır. Ödev olarak evlerinden birkaç yumurta, bir büyük çarşaf ve renkli yağlı boya getirmişler. Önce yumurtayı boyuyor, sonra çarşafın orta yerine koyuyor ve havaya atıp tekrar çarşaf üstüne düşmesini sağlıyorlar. Yumurtalar çarşafı kocaman, rengârenk lekelere buluyor ama hiçbiri kırılmıyor. Bu dersin sonunda çocukların hepsi konuyu anlamıştı. Yumurtanın küçücük bir yerine, yani dar bir yüzeye çay kaşığı ile vurunca kabuk çatlıyor. Ama havalarda uçan yumurta çarşafa geniş bir yüzeyle düştüğünden kırılmıyordu. Yani basınç yüzeyde dağılıyordu.
Doğrusu hayatımda daha zevkli bir fizik dersi görmemiştim.
Arkadaşımı tebrik ederek yanlarından ayrıldığımda yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Sizin çocuğunuz da böyle bir öğretmenin elinde yetişsin, pozitif bilimleri oyunlarla öğrensin ve bu sevgi sayesinde ileride belki de büyük bir fizik bilgini olsun istemez miydiniz? En azından “neden anlamıyorsun” diye azarlanmasını istemezdiniz, değil mi? Çok haklısınız. Haklarınızı savununuz.
Veli toplantıları okul – aile iletişimi ve işbirliği için düzenlenen görüşmelerdir. Her yıl en azından iki büyük veli toplantısı yapılır, yapılmalıdır da. Bazı okullarda veliler sınıflara oturtulur, her dersin öğretmeni sınıfa girer ve genel bilgiler aktarır. Bu veli toplantısı düzenlemenin bir yolu. Diğerine geçmeden belirtmeliyim ki, öğretmen böyle bir toplantıda herhangi bir öğrencisi hakkında özel sayılabilecek bilgileri herkesin içinde paylaşmamalıdır.
Örneğin diğer velilerin önünde “sizin çocuk pek tembel” ya da “sizin çocuk çok tepkili, evde bir sorunu mu var?” gibi bir söz sarf etmemelidir. Mesleğinin hakkını veren bir öğretmen böyle bir bilgiyi veliye, başbaşa bir görüşmede aktarması gerektiğini bilir.
Veli toplantılarının daha işlevsel olan ikinci yolu da her öğretmenin ayrı sınıfta oturması, velilerin ise birer, birer içeri girerek mahremiyetin sağlandığı bir ortamda çocuğu hakkında görüş sormasıdır. Bu, veli toplantısının daha verimli geçeceğine işaret eden güzel bir uygulamadır. Ancak her sorunun konuşulabileceği böyle bir ortam yaratılmışken görüştüğünüz öğretmenin zaten bildiğiniz yazılı ve sözlü notlarını size tekrarlamasına ne diyeceksiniz?
Çocuğunuzun o dersten aldığı notları biliyorsunuz. Karne elinizde. Buna rağmen hafta sonunuzu ayırıp veli toplantısına gitme külfetine katlanmışsınız. Öğretmen ise size notları şu, şu, şu demenin ötesine geçmiyor. Bu durumda talebinizi ifade etmekten kaçınmayınız. Notları zaten bildiğinizi, öğretmenin bunun dışındaki görüş ve tavsiyelerini dinlemek için orada bulunduğunuzu söyleyiniz. Veli olarak haklarınızı kullanınız.
Alacağınız cevap “çok zeki, çok akıllı ama çalışmıyor” şeklindeyse, bilin ki bu çok meşhur bir klişedir. Öğrencisini iyi tanımayan, neye ihtiyacı olduğunu bilmeyen her öğretmen bu söze sığınır.
“Peki” deyip sınıftan ayrılmamalısınız. Öğretmenden verimli ders çalışma teknikleri hakkında ayrıntılı bilgi isteyin. Çocuğun evde nasıl ders çalışması gerektiğini iyice anlatması, veli olarak işinizi kolaylaştıracak, öğrencinin başarısını artıracaktır. Öğretmen
böyle bir bilgi aktaramıyorsa, okulun rehberlik servisinden yardım istemeniz yerinde olur. Rehber öğretmenler verimli ders çalışma tekniklerini mutlaka bilir.
Görüşmenin sonunda çocuğunuzun bazı konuları anlamadığı, biraz desteğe ihtiyacı olduğu kanaati mi hâsıl oldu? Öğretmenden ders dışı bir zamanda, mesela öğle tatilinde ya da okul çıkışında çocuğunuzla özel olarak ilgilenmesini, onu çalıştırmasını istemelisiniz.
Mesleğinin hakkını veren her öğretmen bunu zaten yapmıştır.
En azından veliden gelen böyle bir talebi memnuniyetle kabul edecektir. Dersine girmediğim için yakından tanımadığım, ama bir öğretmenler kurulunda gündeme gelen çok ilginç bir öğrenciden söz etmek istiyorum. Öğrenci yedinci sınıfa gidiyor. Yani henüz 12–13 yaşında. Öğrencinin herhangi bir derste başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Hemen her sınavdan zayıf notlar almış. Normalde öğretmenlerin bu öğrenciden yakınması, başarısızlığının sebeplerini tartışması ve çözüm önerileri dile getirmesi gerekir.
Ama o da ne! O sınıfa giren öğretmenlerin hemen hepsi “çok sevimli bir çocuk”, “çok iyi niyetli aslında”, “başarılı değil ama bence bir şekilde düzelir” gibi sözler sarf ediyorlar kurul toplantısında.
O sınıfın dersine girmeyen bizler de hayretle izliyoruz meslektaşlarımızı… Sonunda biri durumun garabetine dikkati çekerek “arkadaşlar, öğrencinin notları dökülüyor, cidden iyi bir öğrenci olduğunu mu düşünüyorsunuz?” diye bir soru atınca ortaya hakikat yavaş, yavaş anlaşılmaya başladı.
Meğer bu sevimli haylaz her bir öğretmeninin hoşuna gidecek sözlerle gönlünü almayı, onları hoşnut etmeyi başarmış. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenine geçen yıl hacca giden dedesini ne kadar çok sevdiğinden, bekâr bir hanım olan coğrafya öğretmenine bu sabah ne kadar şık ve güzel göründüğünden, oğlu ilkokul ikiye giden İngilizce öğretmenine aynı yaştaki kardeşinin şirinliğinden bahseder dururmuş. Hoş sözlerle öğretmenlerinin gözüne girmeyi başaran bu öğrencimiz, derslerini pek ciddiye almasa da hakkında olumlu bir kanaat oluşturmayı becermiş.
Peki, işin bu hale gelmesinin nedeni ne? Başta, söz konusu öğretmenlerin rasyonel ve objektif bir değerlendirme yapamadığını söylemek gerek. Öğretmenler daima çok severler öğrencilerini.
Bunca yıllık meslek hayatımda öğrencileri için kalbi pır, pır etmeyen bir öğretmene rastlamadım. Ancak bu sevgi işte böyle başa dert olabiliyor, asıl hedefi gözden uzaklaştırabiliyor kimi zaman. Henüz yedinci sınıfa giden bir öğrenci her nasılsa “çalışkan bir öğrenci olmama gerek yok, şirin bir çocuk olursam öğretmenlerimin gözüne girerim” mesajını almış olmalı ki, öğretmenlerinin her birinin hoşuna gidecek sözleri bulmuş. Mesleğinin hakkını veren bir öğretmen bu gibi kurnazlıklara pabuç bırakmaz. Ne kadar çok severse sevsin öğrencisini, önceliği onun bilgili, donanımlı ve başarılı bir birey olarak yetişmesine verir. Veli olarak bilmelisiniz ki, çocuğunuzun öğretmenleri tarafından çok sevilmesi her zaman hayra alamet olmayabilir. Sınavlardan aldığı notları göz ardı etmeyiniz. Bu bölümde son olarak notun öğretmen – öğrenci ilişkisindeki
yerine değineceğiz. Not, öğrencinin performansını ölçmeye, onun diğerleri arasındaki yerini belirlemeye yarayan bir araçtır. Basitçe herhangi bir sınavdan 100 üzerinden 55 alan bir öğrenci yönetmelik gereği o sınavda başarılı olmuş sayılır. Ancak veli olarak bilmelisiniz ki, söz konusu sınavın gerektirdiği bilgi ve becerilerin %45’i çocuğunuzda bulunmuyor. Yani işin neredeyse yarısı eksik kalmış. “Aman sınıfta kalmasın da, kaç alırsa alsın” demeyiniz. Bu eksikliğin nedenlerini araştırınız. Öğretmenle görüşüp çocuğun gelecek sınavda daha başarılı olması için neler yapılabileceğini bulmaya çalışınız.
Notla ilgili bir diğer husus da, öğretmenin not olgusuna yaklaşımıdır.
Not öğretmenin elinde bir silah değildir, olmamalıdır, olamaz. Sınıf içindeki otoritesini not tehdidine dayandıran bir öğretmenin mesleğinin hakkını verdiğini söylememiz mümkün değil.
Asıl hedef öğrencinin iyi notlar alması değil, dersin gerektirdiği bilgi ve becerileri layıkıyla kazanması. Her şeyi sular seller gibi ezberleyip iki gün sonra unutacaksa, sınavdan aldığı yüksek notun sanal bir başarıyı yansıttığını bilmenizde yarar var. Gerçek başarı ise kalıcı bilgi ve becerilerin öğrenciyi zihnen zenginleştirmesine bağlıdır. Çocuğunuzun herhangi bir öğretmeni sınıfa hâkim olmak ya da başka bir şey için “bak, zayıf not veririm ha!” şeklinde bir yaklaşım sergiliyorsa bunun hatalı olduğunu uygun bir dille önce kendisine, sonuç alamazsanız okul yönetimine anlatınız.

Unutulmaması gereken bir gerçek var: Çocuk korktuğu kişiye saygı duymaz, onu örnek almaz. Asıl örnek alacağı hayranlık duyduğu insandır. Mesleğinin hakkını veren her öğretmen, öğrencilerinde böyle bir hayranlık uyandıracak etkiye ve karizmaya sahiptir. Öğretmen olabilmek için belli vasıflara ihtiyaç olduğundan bahsetmiştik. İşte iyi bir öğretmenin başlıca özellikleri arasında sabır ve fedakârlıkla birlikte öğrenci üzerinde etkili olacak, hayranlık uyandıracak karizma da yer alır. Bu bölümde mesleğinin hakkını veren bir öğretmenin hangi özelliklerinden söz ettik, özetleyelim:

• Öğretmen fedakâr olmalıdır. Zamanını, ilgisini ve emeğini öğrencilerinden hiçbir gerekçeyle esirgememelidir.

• Öğretmen sabırlı, özenli ve titiz olmalıdır. Seramik ustasının çamuru yoğurup şekillendirdiği gibi, öğretmen de genç zihinleri biçimlendirir. Bu yüzden işini sabırla, özenle ve titizlikle yapmak durumundadır.

• Öğretmenlik sanıldığı gibi kolay biri meslek değildir. Mesleğini hafife alan bir öğretmene şüpheyle yaklaşmak gerekir.

• Öğretmen kendi zamanında değil, öğrencilerinin çağında yaşamalıdır. Onlarla aynı dili konuşmalı, aynı teknolojileri kullanmalı, onların ihtiyaçlarına çözüm getirecek yolları bulmak için gayret sarf etmelidir.

• Öğretmen dersini anlaşılır kılmanın yollarını aramalıdır. Mesleki gelişim çalışmalarına katılmayan, kendisini ve bilgilerini tazelemeyen öğretmenin bir süre sonra öğrencileriyle arasındaki bağ zayıflayacaktır.

• Öğretmen adaletli olmalıdır. Örneğin o güne kadar tüm ödevlerini düzenli şekilde yapmış öğrencinin bir derse ödevsiz gelmesi halinde ona kızmamalı, ceza vermeden önce sorunun nedenini araştırmalıdır.

• Öğretmen objektif, yani tarafsız olmalıdır. Mesleğinin yan etkisi olan çocuk sevgisi, onun öğrenci hakkındaki değerlendirmelerini etkilememelidir.

• Öğretmen herhangi bir şekilde korkutucu olmamalıdır. Öğrencileri tarafından sevilen, örnek alınan öğretmenler hem otoriter hem sevecen olanlarıdır. Öğrenciler ciddi, sözüne güvenilen ve bilgisi sağlam bir öğretmeni diğerlerinden kolayca ayırt eder.

  • Anne babaların aklında dönüp duran soru “En iyi okul hangisi?”. İşte bu sorunun cevabını bulmada size yol gösterecek satırlarla baş başasınız… Öğretmen ve çevirmen Beril Devlet’in kaleme aldığı Okul Dediğin –Çocuğunuz için Uygun Eğitim Ortamını Bulma ve Oluşturma Kılavuzu adlı kitap, onlarca soruya cevap niteliğinde… Yazarın izni ile parçalar halinde yayınladığımız kitabın bölümlerine şu linklerden ulaşabilirsiniz.
  1. bölüm “Bizim zamanımızda bu imkanlar olsaydı
  2. bölüm “Uygun eğitim ortamı”.
  3. bölüm “Nasıl bir okul?” 
  4. bölüm “Uzaktaki okul“,
  5. bölüm “Terbiyeli çocuk, eğitimli çocuk
  6. bölüm “Eğitim ortamının çelişkileri
  7.  bölüm “Bir maniniz yoksa annemler okulunuzu ziyaret edecekti
  8. bölüm “Güvenlik, itimat emniyet” ,
  9. bölüm “Okul nasıl yönetiliyor?
  10. bölüm “Müfredat ve ders programı
  11. bölüm  “Öğretmenim canım benim!”
  12. bölüm “Beklentiler, beklentiler

BERİL DEVLET HAKKINDA:

Beril Devlet, 1971’de İstanbul’da dünyaya geldi. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisansını da aynı üniversitede tamamladı. 1992 yılından itibaren çeşitli üniversiteye hazırlık dersanelerinde ve özel liselerde Tarih öğretmeni olarak görev yapmıştır. Öğretmenliği bir tür yaşam koçluğu olarak algılayan yazar, bu kitapla eğitim dünyasının tüm aktörlerine deneyimlerini, düşüncelerini ve önerilerini açmaya başlamıştır. Öğretmenliğin yanı sıra kitap çevirisiyle de uğraşan yazarın yayımlanmış iki çevirisi bulunmaktadır. İngilizce ve Tatarca bilen Beril Devlet, evlidir

HEMEN DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

16 + eighteen =