Ne çok şeyi kaçırmışım!

Seramik ve heykel sanatçısı Zübeyde Ergin, torunları Kemal Özgür ve Doğa ile...

Zübeyde Ergin – Seramik ve heykel sanatçısı, Anneanne

Kalabalık bir ailenin çocuğu olduğumdan mı nedir, hep çevremde insanlar olsun istiyorum. Eşim bir çocuk isterken ben altı çocukta ısrar ediyorum ve sonunda üç harika kızım oluyor; Özgür, Evren, Bilge.

Yıllar sonra kızım Bilge’nin anne olacağını öğrenince tarifi kelimelere sığmayan bir mutluluk kaplıyor bedenimi; anneanne olacağım. Dünyaya yeni bir can gelecek, ona bakacağım, onu seveceğim. Yok, yok  bebek sevmek için o kadar beklediğimi zannetmeyin. Ne kadar bebek, çocuk varsa sanki hepsi benim… Her biri bir çiçek, ayrı bir koku…

Kemal Özgür’üm bir ay erken doğuyor. Ama ne doğmak! 3.5 kg’lık iri bir bebek. Bizi hemen taburcu ediyorlar, oysa bebeğimiz hastane mikrobu kapmış. Şu an bile içim acıyor yaşadığımız çaresizliğe, bilgisizliğimize ve bütün bunlara rağmen minik oğlumuzun yaşama çok güçlü bir şekilde tutunmasına.

Anneanneyim artık. Her şey yolunda. Kemal Özgür artık evimizde, sağlıklı, güzel mi güzel. Onu her fırsatta kucağıma alıp gözlerimi ayırmadan saatlerce yüzüne bakıyorum. Her mimiği ayrı güzel. Hele uykuda onu izlemek; kendi kendine gülmesi veya iç geçirmesi, her şeyi. Sanki ben bakarsam büyürmüş gibi bakmaya doyamamak.

Yaz, hava sıcak. Kemal Özgürüm daha 40 günlük boğum boğum kollarından öpüyorum. Öptükçe içim büyüyor, ben sevgiyle büyüyorum. Yavaşça göğsüme alıp sıkıştırıyorum, o istemsiz gülümsüyor… Annesinin doğum izni  bitiyor. Özgürümle baş başayız. O daha 9 aylık. O kadar hızlı büyüyor ki! Onu izlerken fark ediyorum; çocuklarım büyürken neleri neleri kaçırmışım meğer! İşten güçten.

Yazın köydeyiz Özgürle. O ne isterse o oluyor, ben “Hayır” kelimesini kaldırıyorum. Hayatı deneyerek öğrenecek bir çocuğa ne diyebiliriz ki! Hiçbir şeyden korkmuyor, ben de korkutmuyorum. Karıncalar ve solucanlarla oynuyor. Bazen de eliyle öldürüyor oynarken. Ölümün ne olduğunu bilmeden.

Kemal Özgürüm 1.5 yaşında ve o  benim kucağımdayken ayağım kayıyor. Bebeğime bir şey olmasın diye kendimi yana çevirip omuzumun üzerine düşüyorum. Çok şükür ona bir şey olmuyor ama benim omuzun kırılmış. Farkında bile değilim. Yattığım yerden onun gülüşünü görüyorum. Sevincimi anlatamam; ona bir şey olmadı, ona bir şey olmadı! Hastane, film, tahlil derken protezli omuz ameliyatı yapılıyor. Üç ay kıpırdamadan yatmalıyım. Bu da demek ki canımın içinden ayrı kalacağım. Bakıcı tutuluyor. Benim en üzgün günlerim başlıyor. Yapılan hiçbir şeyi beğenmiyorum. Ne yemekleri iyi ne uykusu. “Bir önce iyileşmeliyim” diyorum kendime.

Yaz geliyor yine. Özgürle birlikte köydeyiz. Gelenim gidenim çok. Özgür insanları çok seviyor ve her gelen onu mutlu ediyor. Ama bir şey var içimi eriten. O da sabahları kalkınca oda oda dolaşıp annesini araması. Bilge, sadece hafta sonları eve gelebiliyor. Köy, şehre uzak. Anne olarak o kadar üzülüyorum ki. Özgür ayrı, kızım ayrı. Keşke işyerlerinde kreşler olsa. Anneler çalışırken çocuklarını görebilseler, çocuklar daha mutlu olsa anneler daha huzurlu çalışabilse…

O günlerde ben içten içe düşünüyorum ama kızımdan hiç beklemediğim bir haber geliyor; bir bebek daha bekliyor.

Özgür 2.5 yaşındayken güzeller güzeli Doğa, hayatımıza giriyor. Sonrası ne olur bilmiyorum ama Özgür bütün gün hem annesiyle hem kardeşiyle beraber olacak, benim de iki torunum. Seviniyorum. İçim içime sığmıyor.

Doğa ne kadar da güzel! O doğduğunda bir  karar veriyorum; Doğa’yı Özgür görmeden seveceğim. Öyle de yapıyorum. O kardeşinin varlığını yavaş yavaş, sindire sindire, sevgiyle öğreniyor.

Torunlarımı büyütürken kızımın çocukları için yaptığı fedakarlığı görüyorum. Onun da sevgi dolu davranışlarını izlemek, kız-erkek ayrımı hissettirmeden onları birer birey olarak yetiştirmesini görmek bana da çok şey öğretiyor. Ben de onun istediği gibi davranıyorum. Özgür ve Doğa’yı büyütürken ortak kararlar alıyoruz.

Şimdi Özgür 7.5 yaşında, Doğa da 4.5. Ben artık onları bana ihtiyaç duyduklarında ya da çok özlediğimde görüyorum. Ayrılığımız bir haftayı geçmiyor tabii.

Ortanca kızım Evren, “Anne torunlarını ne kadar çok seviyorsun!” dediğinde cevabım ona bakıp “Deliriyorum” demek oluyor. Nasıl delirmeyeyim? “Seni seviyorum” demeleri, çoğu zaman onlardan ayrılamayıp biri sağımda, diğeri solumda uyumalarımız… Mutluluğumu nasıl anlatabilirim?

Nerede, ne zaman bir çocuk görsem soruyorum yanındakinin kim olduğunu. Eğer annesi ya da babası ise onların da torunlarını görmelerini diliyorum. Sadece sevgi değil derdimiz “sevgiyle insan” olabilmemiz.

*Ebeveynus dergisinin Ocak 2020 sayısından alınmıştır.

HEMEN DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

4 × three =