Okul dediğin IV – Uzaktaki okul

Bir anne çocuğunu okul servisine götürüyor.

Sabah Bezginleri, Sabah Canavarları

Sabahın erken saatleri veya akşamüzeri sokaktaysanız okul servislerinin öğrencileri aldığı ya da eve bıraktığı zamana denk gelmişsiniz demektir. Şimdiye kadar yolunuzu tıkaması, trafiği sıkıştırması dışında okul servislerine ne kadar dikkat ettiniz bilmiyorum. Öğrenci servislerinin okul kapısından çıkmasıyla veya çocuğun evinden birkaç metre uzaklaşmasıyla birlikte, siz veliler için müthiş bir gözlem fırsatı doğmaktadır.
Sabah evlerinin önünde servis bekleyen çocuklara bir bakın. Mesela ilköğretim birinci kademe öğrencilerine, yani küçüklere dikkat edin. Aslında aşağıdaki satırlarda tanımlayacağım durumları, hemen her yaş grubundaki öğrenciler için geçerli addedebilirsiniz.
Çocuk, servis görevlisi yanına gelip çantasını elinden alana kadar bulunduğu noktadan ayrılmıyor, adeta heykel gibi kıpırtısız duruyor mu? Yoksa servis köşe başında görünür görünmez koşar adım yola mı fırlıyor? Her ikisi de arzu edilen davranışlar değil.
Mum gibi duran, kapının önüne kadar gelen okul servisine tek başına yürümeyen, çantasını (bu okul çantası meselesine ileride değineceğiz) kendisi taşımayan, en ufak inisiyatif kullanmayan bir ilköğretim öğrencisi, kişilik gelişimi açısından yaşıtlarından pek ileride sayılmaz. Hatta 8 – 10 yaşındaki bir çocuk için fazlaca tutuk ve güvensiz bile sayılabilir. Uykusunu almış ve iyi beslenmiş bir çocuk asla sabah bezgini olmaz.
Ya da bu hali, onun okula gitmek için pek istekli olmadığı, okul yoluna sevinçle, hevesle çıkmadığı şeklinde de yorumlanabilir. Bu gibi bir durum, görülmeyi bekleyen bir tehlike sinyalidir. Ancak anne baba, sizin birkaç dakikalık gözlemle tespit ettiğiniz ve değiştirilmesi gerekli bu halin ne kadar farkındadır? Çocuklarının mutsuzluğundan ya da güvensizliğinden haberdar mıdırlar? Kim bilir? Belki çocuk servis beklemek için kapıya çıkarken her ikisi de işe gitmek üzere evden ayrılmıştır bile!
Peki, ya okul servisini köşede görür görmez sokağa fırlayan, taşkın hareketlerle araca koşan, kendisini tehlikeye atan çocuğa ne demeli? Sabahın o saatinde bu kadar enerjik olması normal mi sizce? Sabah canavarı diyelim bu sevimli yaramazlara. Çok mu seviniyor sizce okula gideceği için? Enerjisi sevincinden mi kaynaklanıyor yoksa başka bir şeyden mi? Aracın kapısı açılır açılmaz çantasını içeri savurup arkadaşlarının üstüne atlaması, onlarla mahsusçuktan güreşmesi, didişmesi ya da bağırıp çağırması bir mutluluk ve sağlık belirtisi mi? Eğitim döneminin tamamını değilse bile bir bölümünü böyle ‘sabah canavarı’ olarak geçiren bir çocuğun bireysel kimliği, karar verme ve uygulama yeteneği, dikkatini odaklama becerisi istendiği biçimde gelişebilir mi? Okula yıllarca bu ruh hali içinde gidip gelmeye alışan bir genin işini sevmesi mümkün olacak mıdır ileriki yaşamında? “Bizimkinin mizacı böyle, sinirlidir biraz” demeyle geçiştirilecek bir durum değil. Çünkü aşırı hareketler de aynı tutuk ve ürkek tavırlar gibi tehlike sinyali olarak algılanmalıdır. Bunu görmek, anlamak için eğitimci olmak gerekmez. Birkaç dakika durup bakan herkes benzer kanıya varacaktır: Bu çocukların bir derdi var.
Yıllar önce yaşanmış ve aklımdan hiç çıkmamış bir sabahı da bu noktada anlatmak isterim. 1988 senesiydi. Aylardan eylül. Liseden mezun olmuşum, üstelik üniversiteyi de kazanmışım. On yedi yıllık ömrümün hatırlayabildiğim kısmında ilk kez bir eylül sabahı okula gitmek için değil, balkonda kahve içmek için erkenden uyanmıştım. Keyfime diyecek yoktu. Çocuk aklımın hınzırlığını hâlâ mahcup bir tebessümle hatırlıyorum. O sabah hayatımın ilk “üniversiteli” sabahıydı ve kendimce hain bir kutlama planlamıştım.
Evimiz işlek bir caddeye bakıyor, balkonumuz yoldan geçenleri seyretmeye elverişli bir rasathane vazifesi görüyordu. Havanın serin olmasına aldırmadan fincanımı kaptım, balkona çıkıp şöyle bir dikleştirdim sırtımı. Artık üniversiteye gidecek kadar büyüdüğüme göre ulu orta kahve içmekte bir sakınca görmüyordum. Hırkamı sırtıma geçirdim ve balkon sandalyesine ‘Kraliçe Elizabeth’ edasıyla kuruldum. Birkaç dakika sonra ilkokullusu, ortaokullusu, (o zamanlar ortaokul vardı) liselisi, boy, boy, çeşit, çeşit öğrenci; üzerlerinde formalarıyla birer ikişer sokakta görünmeye başladı. Onlar beni fark etmeyeceklerdi, ama ben bir üst basamağa atlamış olmanın verdiği haklı (!) gururla onları tepeden izleyecek ve kendimle övünecektim. Her şey planladığım gibi başladı. Ben, üniversitelilere mahsus ayrıcalığımla balkonda kahvemi yudumluyorken onlar, formalılar, paşa, paşa okul yoluna düşmüşlerdi.

Çocuklarla dolu bir okul servis aracı illüstrasyonuİlk birkaç dakika sahiden de keyifliydim. Bayağı gururlanıyordum kendimle. Nasıl da kazanmıştım ama üniversite sınavını… Önce bu gurur kayboldu, her nasılsa. Sonra sevinç terk etti bizim balkonu. Okula gidenleri izledikçe içimi hüzün kaplamıştı. Yüreğim niye mi burkuluyordu? Niye olacak! Yaşları altı ile on altı arasında değişen gencecik simalar canlı cenaze gibi görünüyordu da ondan. Yüzler asık, omuzlar düşük, bezgin, neşesiz, hatta neredeyse yorgundular, hatta öfkeliler. Ama daha ilk günüydü okulun! Ne yapmışlardı da yorulmuşlardı böyle? Neye kızmışlardı? Bizim evin oraya en yakın okul 45 dakikalık bir yürüme mesafesindeydi. O zamanlar böyle servis minibüsleri falan da moda olmamış, herkes kendi semtindeki okula gidiyor. Sınav kazanıp özel liseye kaydolabilenler hariç tabii. Birkaç isimli (yabancı isimli) okul vardı İstanbul’da. Çoğu da Avrupa yakasındaydı. Öyle her mahallede bir özel okul türememişti henüz.
Neyse. Erken kalkmaya alışamadıklarından mıydı, yoksa yol hakikaten uzak mı geliyordu bilemiyorum. Yanlarına gidip sormayı yapmayı akıl edememişim. Ama Everest’in tepesine bayrak dikmiş bir edayla oturduğum balkon sandalyesinden epey mahzun kalkmıştım. Onlara mı üzülmüştüm, yoksa onlar gibi geçirdiğim formalılık yıllarıma mı, ya da henüz tam olarak bilemediğim ama sezinlediğim üniversiteli olmanın ağırlığı altında ezilen kendime mi bilemiyorum. Tabii seneler geçti üzerinden.
Kıssadan hisse misali, siz de uykusuz kaldığınız zaman işe nasıl bir ruh hali içinde gittiğinizi, kendinize gelene kadar ne derece verimli çalışabildiğinizi bir düşünün. Çektiğiniz tüm sıkıntıyı ikiyle, üçle, dörtle çarpın. Ancak o zaman yaşı nedeniyle sizden çok daha dirençsiz yapıdaki çocuğunuzun sabahları erkenden kalkıp bir, bir buçuk, hatta iki saatte varabildiği okulu hakkında neler hissettiğini, güne nasıl başlamak durumunda kaldığını anlayabilirsiniz.
Okulla ev arasındaki en makul uzaklığı belirlerken kilometreye değil saate bakınız. Sizin aracınızla otuz dakikada vardığınız okula çocuğunuz her sokaktan öğrenci toplayarak ilerleyen servis aracı içinde belki bir, bir buçuk saatte varabilecek. Çocuğunuzun gece vakitlice yatmasını, yeterli süreyi uykuda geçirmesini, sabah, gelişme çağındakilere uygun bir kahvaltıyla beslenmesini (altıncı sınıfa giden bazı kız öğrenciler arasında zayıflama diyeti yapanlar var mesela) ve yarım saati pek aşmayacak bir mesafedeki okuluna gitmesini temin etmelisiniz.
Anlattıklarımızı özetlemek gerekirse,
• Çocuğunuzu evinizden çok uzakta bir okula vermeyiniz. Öğrencinin sabah evden çıkışıyla okul kapısından girişi arasında, yani okul yolunda geçireceği zaman yarım saatten fazla olmamalıdır. Üstelik bu yolculuk servis aracı yerine yürüyerek yapılırsa, çocuğun bedensel gelişimine de katkı sağlayacağı tartışılmaz bir gerçek. Unutmayın ki, daha uzaktaki bir okul her ne özelliğe sahip olursa olsun kaybettirdiklerinin karşısında çocuğa üstün bir eğitim sağlamayacaktır. Çünkü çocuk, kendisine sunulan eğitim olanaklarından yararlanamayacak kadar yorgun ve yılgın yahut aşırı hareketli ve dikkatsiz olacaktır.
• Diyelim ki okul evden pek uzak değil, ama servis sokak, sokak dolaşıp öğrenci topladığı için yolculuk süresi uzuyor. “Serviste kestirsin biraz” diye düşünmeyin. Çocuğunuzu okula kendiniz götürüp getirin. Onu her sabah okula bırakmanın fazlaca meşakkatli olacağını mı düşünüyorsunuz? O halde aşağıdaki maddeyi okuyun.
• Uzaktaki okulun eğitim açısından eşsiz olduğuna mı karar verdiniz? Çocuğunuzu mutlaka o okulda mı okutmak istiyorsunuz? O halde fedakârlık size düşüyor. Evinizi taşıyın ve okula yakın bir yere yerleşin. Böylece çocuğunuzu sabah bezgini veya sabah canavarı olmaktan kurtarırsınız. Uykusunu alamamış, yeterince beslenememiş bir çocuk, dünyanın en iyi okuluna bile gitse başarılı ve mutlu olamayacaktır.
• Çocuğunuzun genel tavrı bezginlik veya hırçınlık öğeleri taşıyorsa, bu durum kendini fazlasıyla yorgun hissetmesinden, ailesi tarafından anlaşılmadığını düşünmesinden kaynaklanıyor olabilir. Doğru okulu seçtiğinizi düşünseniz bile, bu kararınızı değişmez ve tartışılmaz bir durum olarak görmemelisiniz. Bilmelisiniz ki, uzaktaki okul asla doğru okul değildir.

  • Bugünlerde çocuğu okul çağına gelen her anne babayı okul telaşı sardı. Çünkü hepimiz çocuğumuz için en iyisini istiyoruz. Bunun için de aklımızda dönüp dönen soru “En iyi okul hangisi?” oluyor. İşte bugünden itibaren bu sorunun cevabını bulmada size yol gösterecek satırlarla baş başa bırakacağız sizi… Öğretmen ve çevirmen Beril Devlet’in kaleme aldığı Okul Dediğin –Çocuğunuz için Uygun Eğitim Ortamını Bulma ve Oluşturma Kılavuzu adlı kitap, onlarca soruya cevap niteliğinde… Yazarın izni ile parçalar halinde yayınladığımız kitabın ilk bölümü “Bizim zamanımızda bu imkanlar olsaydı” başlığını taşıyordu. İkinci bölümün başlığı “Uygun eğitim ortamı”. “Nasıl bir okul?” başlıklı üçüncü bölümü de buradan okuyabilirsiniz. Yazının beşinci bölümü “Terbiyeli Çocuk-Eğitimli Çocuk” başlığını taşıyor.

BERİL DEVLET HAKKINDA:

Beril Devlet, 1971’de İstanbul’da dünyaya geldi. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisansını da aynı üniversitede tamamladı. 1992 yılından itibaren çeşitli üniversiteye hazırlık dersanelerinde ve özel liselerde Tarih öğretmeni olarak görev yapmıştır. Öğretmenliği bir tür yaşam koçluğu olarak algılayan yazar, bu kitapla eğitim dünyasının tüm aktörlerine deneyimlerini, düşüncelerini ve önerilerini açmaya başlamıştır. Öğretmenliğin yanı sıra kitap çevirisiyle de uğraşan yazarın yayımlanmış iki çevirisi bulunmaktadır. İngilizce ve Tatarca bilen Beril Devlet, evlidir.

TERBİYELİ ÇOCUK-EĞİTİMLİ ÇOCUK

HEMEN DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − 1 =