Okul Dediğin I – Bizim zamanımızda bu imkanlar olsaydı

Bugünlerde çocuğu okul çağına gelen her anne babayı okul telaşı sardı. Çünkü hepimiz çocuğumuz için en iyisini istiyoruz. Bunun için de aklımızda dönüp dönen soru “En iyi okul hangisi?” oluyor. İşte bugünden itibaren bu sorunun cevabını bulmada size yol gösterecek satırlarla baş başa bırakacağız sizi… Öğretmen ve çevirmen Beril Devlet’in kaleme aldığı Okul Dediğin –Çocuğunuz için Uygun Eğitim Ortamını Bulma ve Oluşturma Kılavuzu adlı kitap, “Gazete ilanlarına, tanıtımlarına sık sık rastladıkları okul mudur en iyisi? Yoksa çocuğu, komşunun oğlanın gittiği okula göndermek mi daha akıllıca olur? Acaba kemer ve dişler biraz daha sıkılıp en pahalı okul mu seçilmelidir? Çok pahalı olduğu için bu okulun ötekilerden daha iyi olduğuna inanılmalı mı? Peki, tanıtımlarda vaat edilenler okulda gerçekten hayata geçirilmekte midir? Yoksa çoğu ya da tümü, göz alıcı yaldızlar, cilalar mıdır? Bir okulun iyi bir okul mu, velinin cebindeki paraya göz dikmiş bir tür ticarethane mi olduğunu anlamanın bir yolu var mıdır? Varsa bu yol nedir? Okulun sınıflarına ya da öğretmen odalarına bakmak da gerekir mi? Bakılacaksa buralarda nelere dikkat edilmeli, kontrol hangi ölçütler üzerinden yürütülmelidir? Yoksa öncelik, bahçeye ve tuvaletlere mi verilmelidir? Sözgelimi, müdürün odasında gördüğünüz büyük bir toplantı masası, okul hakkında merak ettiğiniz herhangi bir sorunun yanıtı mıdır aslında?” gibi onlarca soruya cevap… Yazarın izni ile bugünden itibaren parçalar halinde yayınlayacağımız kitabın ilk bölümü “Bizim zamanımızda bu imkanlar olsaydı” başlığını taşıyor. Yarının başlığı da “Uygun eğitim ortamı”…

Bizim zamanımızda bu imkanlar olsaydı…

Hepimizin aklından kariyerimizin, meslek yaşamımızın bir yerinde gençlere bakıp şöyle bir düşünce geçmiştir: “Benim zamanımda bu imkanlar olsaydı…” Üstelik sadece bizim nesle (1970’lerde doğanlar şimdi öğrenci velisi konumunda) özgü bir düşünce de değildir bu.

Hemen her kuşağın kendisinden sonraki nesil için dile getirdiği sözlerdir “Ben senin yaşındayken…”, “Bizim zamanımızda…”, “Senin elindeki imkânlar bende olacaktı ki…” Her kuşağın anne babaları kendi zamanlarını bir yoksunluk, eksiklik ve mahrumiyet çağı olarak algılar ve çocuklarına işte bu klişelerle başlayan nutuklar çeker. Bizden öncekilerden dinledik, şimdi bizden sonrakilere tekrarlıyoruz aynı nakaratı.
Son elli yılın herhangi bir döneminde kendisine sunulan eğitim olanaklarından memnun kalan bir kuşak var mıdır, bilemiyorum. Ben rastlamadım. 1960’larda 1970’lerde öğrenci olanlar liseden mezun olabilmek için nasıl ter döktüklerini, bitirme imtihanlarının zorluğunu, hocaların (öğretmenlerin) öğrencinin kaderi üzerinde nasıl tartışmasız etkiye sahip olduğunu, katı disiplin kurallarını anlatıp dururlar. 1980’lerin 1990’ların öğrencilerine sorsanız, onlar da şüphesiz en çok lise ve üniversite giriş sınavlarının zihinlerine attığı çoktan seçmeli çentikten bahsedeceklerdir. Üniversite veya lise giriş sınavlarına hazırlık adına defter kitap başında geçirdikleri saatleri, günleri hayatlarının sonuna kadar unutmayacaklar. Dershaneler, kurslar, özel dersler, neredeyse her yıl değişen sınıf geçme yönetmelikleri…
Aslında ülkemizde eğitim öğretimin hangi esaslara dayanacağı, okulların ne şekilde yönetileceği, derslerin nasıl işleneceği ilgili kanun ve yönetmeliklerle ayrıntılı biçimde tanımlanmıştır. Yani tüm okulların uyması, uygulaması gereken temel prensipler mevcuttur. Ancak “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” misali, okullar arasında kimi farklar olduğu da gözle görülecek kadar belirgin bir gerçek.
Ömrünün neredeyse yarısını öğretmenlik yaparak geçirmiş biri olarak, bence Türkiye’nin son elli yılında öğrenci olmuş tüm nesillerin yakınmaları ortak bir nedenden kaynaklanıyor: Ne istediğini, ne yapabileceğini, mevcut olanak ve seçenekleri bu doğrultuda nasıl kullanabileceğini öğrenciyken bilememek. Yani sürüye katılıp, dalgaya kapılıp bilinçsiz bir öğrencilik dönemi yaşamış olmak. Günümüzde “çocuk okutan” ailelerin çocuklarını bu akıntıya kaptırmamalarının bir yolu var mı?

Küçükken yöneltilen “Büyüyünce ne olacaksın bakayım?” sorusunu hatırlarız. Hepimizin favori cevapları vardı bu soruya: Doktor olacağım, öğretmen olacağım, asker olacağım, mühendis olacağım… Ama acaba aynı soruyu meslek seçimi aşamasında –ki öğrenciler mesleklerini artık neredeyse ilköğretim döneminde belirlemek zorunda kalıyorlar- cidden düşünsek, o zamanlar saydığımız bu meslekleri seçmeyi acaba hala ister miydik? Mesela öğrencilik hayatı boyunca matematikten bir tek iyi not alamamışken, hala doktor ya da mühendis olma hayali kurabilecek miydik?

Genelgeçer yargıları mutlak doğru addetmek, geleceği şansa teslim etmek demektir. Herkesin yaptığını yapan, ne istediğini, neyi yapabileceğini, neyle mutlu olabileceğini doğru zamanda düşünmeyenlerin sonu da pek ‘mutlu son’ olmuyor maalesef. İşte böyle bilinçsiz bir öğrencilik döneminin sonunda okul dünyasının kapısından ellerinde bir takım diplomalarla çıkıp, iş hayatı denen ve genellikle acımasız kuralların işlediği, büyük balığın küçük balığı yuttuğu aleme girenler hallerine bakıp şaşırır. Bulduğu işe giren, girdiği işte tutunmaya çalışanlar, kariyerlerinin bir yerinde belli bir yılgınlık, boşluk, tatminsizlik ve arayış içine sürüklenir. Hiç yabancı gelmiyor, değil mi?
Ev geçindirme derdi önümüzde dururken, öyle kolayına işi gücü bırakıp asıl hayal ettiğimiz ve ancak şimdi, orta yaşta ne olduğunu bulabildiğimiz idealin peşine düşemezdik elbet. O zaman ne yapacaktık? Biz harcandık, hiç değilse çocuğumuz harcanmasın!
Kendi ideallerimizi, geç bulduğumuz, hiç yakalayamadığımız hayallerimizi çocuklarımıza dikte edecektik. Haydi, varsayalım dikte etmeyecektik de tavsiye edecektik. İçimizde sakladığımız, zamanında bilemediğimiz, seçmeyi akıl edemediğimiz o rüya meslekleri çocuklarımız edinecek, bari onlar mutlu ve tatminkar bir iş yaşamı kuracaklardı. Ama nerede o günler! Çocuklarımız bizi dinlemiyor, diretiyor, hatta hiç utanmadan ve bacak kadar boylarına bakmadan bilmiş bir tavırla karşı çıkıyorlardı.
Oysa biz onlar için “en iyisini” istiyorduk! Değil mi?

Eğitim karmaşık bir süreçtir. Bir yanda geleceği inşa edilmekte olan öğrenci, bir yanda çocuğu için canını vermeye hazır anne baba, bir yanda kendini mesleğine adamış öğretmen ile başarılı gençler yetiştirmeyi ilke edinmiş okul yöneticileri. Aile–okul ikilisinin hedefi ortak gibi görünür: Öğrencinin başarısı. Peki, başarı nedir? Tüm derslerden en yüksek notu almak mı? Başarılı her öğrenciyi gelecekte başarılı ve mutlu bir meslek yaşamı mı beklemektedir? Okuldaki başarı ile iş yaşamındaki başarı birbirine paralel gider mi?
Bu sorulara yanıt ararken akla geliveren çok bilindik bazı örnekler: Dünyaca ünlü Nobel ödüllü fizikçi Albert Einstein öğrenciliğinde matematikten sınıfta kalmış. Oscar ödüllü ünlü aktör Anthony Hopkins ise çok geç teşhis edilmiş disleksiyası (okuma bozukluğu) yüzünden okulda geri zekalı muamelesi görmüş. Ünlü iş adamlarımızdan Sakıp Sabancı’nın sınırlı eğitim geçmişi ise herkesçe malum. Microsoft’un kurucusu ve sahibi, dünyanın sayılı zenginlerinden Bill Gates de üniversiteden terk. Demek ki okuldaki başarı iş yaşamında başarının yegane garantisi değil. Ancak öte yanda öğrenciliğindeki başarısını mesleğine taşımış sayısız isim de mevcut. Yukarıdakiler, öğrencilikteki durumlarına rağmen başarılı olanlar. O zaman başarılı ve mutlu bir insan yetiştirmek için ne yapmalı? Başarının ölçütü ne olmalı? En azından anne baba başarılı bir çocuk yetiştirdiğini nereden anlayacak?
Öncelikle vurgulamak isterim ki, her çocuk kendine has, ilginç ve keşfedilmesi gereken bir dünyadır. Her çocuğun, bazısı aileden gelen bazısı çevresel etkenlerle oluşan çeşitli özellikleri vardır. Hiçbir çocuk ya da genç bir diğeri ile karşılaştırılamaz, karşılaştırılarak değerlendirilemez. Üstelik öğrencilik çağını yaşayan herkes gibi kişilik oluşumu sürmektedir ve tercihleri durmadan değişir. Değişir ve şekillenir. Bu bilgiyle donanmış tüm anne babalara, öğretmenlere, eğitimcilere bir görev düşüyor: Çocuğu ve ihtiyaçlarını keşfetmek, buna uygun bir eğitim ortamı yaratmak. Bunu yaparken çocuğun yetenekleri hakkında gerçekçi olmak, onu karar mekanizmasından tümüyle dışlamamak ama bir yandan da kaderini onun genç ve tecrübesiz ellerine büsbütün terk etmemek gerek.
Bu görevi üstlenen ana babaların işi öğretmenlerden, eğitimcilerden çok daha zor. Kendi alanlarının uzmanı olan öğretmenler ve eğitim yöneticileri neyi nasıl yapmaları gerektiğini gayet iyi bilirler. Bunun eğitimini almışlardır. Ancak okul–öğrenci–veli üçlüsünün diğer iki unsuru konunun pek de uzmanı değildir.

20 yıl öğretmenlik yapmış bir kişi, aldığı pedagoji eğitimi bir yana, en azından 4 bin çocuğun eğitim sürecinde rol almış, deneyim kazanmıştır. Ne var ki, öğretmen bir tek öğrenciye zamanının, enerjisinin ne kadarını ayırabilir? Başarılı bir birey yetiştirme sorumluluğunu asıl sahibi olan anne baba için ise bu sayı 2, 3, hadi bilemediniz 5’tir. Üstelik her öğrenci velisinin pedagoji okuması da söz konusu olamaz. O halde eğitim ile ilgili kararları verirken uzmanlardan yardım almaya ihtiyacı vardır velinin. Bu denklemin üçüncü ve en önemli unsuru olan öğrencinin kaderi, çok deneyimli ve bilgili ama zamanı sınırlı biri (öğretmen) ile deneyimsiz ve bilgisiz ama sorumlu diğerinin (veli) ellerindedir. Ve o da kendi kaderi üzerinde belirleyici rol oynamak, söz hakkına, karar yetkisine sahip olmak isteyecektir.

Bu noktada öğrenci velisine hangi görevler düşüyor? Öğrencinin geleceğini belirleyecek kararlar arasında en önemlisi olan okul seçimi neye göre yapılmalı? Eğitimci olmayan anne babalar çocuklarını kaydettirecekleri okul ararken neye dikkat etmeliler? Çocuğun o okulda mutlu ve başarılı bir birey olarak yetişip yetişmediğini nereden anlayacaklar? Sadece iyi karne getirmesi, çocuğun gelecekte başarılı bir iş yaşamı kuracağının garantisi mi? Bir şeylerin yanlış gittiğini nereden anlarız? Veli olarak hangi durumda okulun işleyişine dahil olabiliriz, hangi durumda eğitimcilerin öğüdünü tutmalıyız? Haklarımız nelerdir? Görevlerimiz nelerdir? Tüm bu sorulara cevap bulacağız ileriki sayfalarda.
İşte bu kitap aracılığıyla siz velilere çocuğunuz için en uygun ve verimli eğitim ortamını bulmanıza ve oluşturmanıza yardımcı olmayı, karşı karşıya olduğunuz zor kararları verirken sizden daha deneyimli birinin birikiminden yararlanmanızı sağlamayı amaçlıyorum. İşiniz zor. Ülkemizde 14 milyondan fazla genç ve çocuk okul çağında. Bu kitleye her yıl mezun olanlardan daha fazla sayıda yeni “okullu”lar ekleniyor. Çocuğunuzun bu kalabalık içinden sıyrılarak başarılı bir iş yaşamı kurması için doğru adımların atılması gerekli.

Öğrencilik döneminin sonunda sizin desteğiniz olmadan yoluna devam edebilecek, güçlü, kararlı, ne istediğini bilen, hedefini belirlemiş bireyler yetiştirmek en önemli ödeviniz. Ödevinizi yaparken bir bilene danışmak, doğru zamanda gerekli hamleleri yaparak okul ve eğitim üzerinde belirleyici olmak ve veli olarak olanaklarınızın, görevlerinizin bilincinde olmak da en doğal hakkınız.
Çocuğunuz için uygun bir eğitim ortamı yaratırken atacağınız her adım, vereceğiniz her karar üzerinde durup düşünmeye değecek kadar önemlidir.
Bu süreçte nasıl bir rol oynayacağınızı daha net şekilde anlamanıza; hangi soruları soracağınızı, eğitimin her bir aktöründen ne bekleyebileceğinizi görmenize yardımcı olmak için yazılmış bu kitabı (yazıları) lütfen önce siz okuyun. Sonra da çocuğunuza okutun. Okutun ki kendi geleceğinin sorumluluğunu almaya daha öğrencilik
çağında başlasın. Çocuğunuz için uygun eğitim ortamını yaratmada bilinçli adımlar attıkça önünüzde, geleceğe güvenle bakmanızı sağlayacak yeni bir ufuk açıldığını göreceksiniz.

HEMEN DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

one × 1 =