Ali’de disleksi var!

‘Bu çocukla uğraşamam, tembel ve yaramaz bir çocuk! Evde siz ailesi olarak ilgilenmiyorsunuz, sonra da getirip okula atıyorsunuz!’

İlkokul ikinci sınıf öğretmeninin en büyük sorunu, maalesef öğretmen masasına en uzak sıralardan birinde oturan dislektik öğrencisiydi. Öğretmenin öğrencisi hakkında düşündükleri bu isyanla gün yüzüne çıkmıştı. Sonrasında ise aileyle bir dizi münakaşa, gittikçe daha da gerilen bir iletişim…

Öğretmen, öğretmen olmak için doğmamıştı. En basit gerekçeyle, öğrenemeyen ve bu yüzden hırçınlaştıkça hırçınlaşan bir çocuk ötelenemez ve arka sıralara atılamazdı, çünkü bu daha da büyük sorunlara yol açardı. Kötü biri olduğundan bahsetmiyorum öğretmenin ama bulunduğu yere uygun olmadığını, o yerle eşleşemediği için işgalci durumuna düşürülmüş olduğunu, onun daha başka bir yerde olması gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum. Mesela iyi bir aşçı olabilirdi, ya da bir pilot, kim bilir belki de tüm doğa adına hatırı sayılır araştırmalar yaparak insanlığa katkıda bulunacak bir kimyager olacaktı. Ama olmamıştı işte; birçoğumuzun doğmadan çok önce ne olacağı, nasıl yaşayacağı kararlaştırılıyor: Sabah kaçta uyanacağımız, hangi kıyafetleri giyip ne kadar maaş alacağımız lütfediliyor. Sistem; ilgilerimizi, yeteneklerimizi es geçip birçoğumuzu alakamızın olmadığı bir yere uygun gördüğü gibi, üniversite sınavında almış olduğu puandan dolayı da bu arkadaşımız, piyangodan eğitim fakültesine konuk olmuştu.

Bu öğretmen, aile ile ciddi sürtüşmeler yaşadıktan sonra topu okulun rehber öğretmenine attı. Aile rehberlik odasındaydı, çocuk konusunda herkes hemdert idi, ancak derman konusunda lokman olan yoktu. Aile rehber öğretmene:

‘Her gece saatlerce uğraşıyoruz, etüd merkezine bile yazdırdık! Ama çocuk huysuz, kafası almıyor!’ diye yakındı.

Baba çocuğun dayı tarafına çektiğini, anne ise asıl sorunun babadan kaynaklandığını iddia edip durdu. Velhasıl çocuk bir dizi işlemin ardından ilgili hastaneye, oradaki çocuk bölümüne göndertildi. Psikiyatrist ailenin eline üstünde Öğrenme Bozukluğu yazan birkaç evrak tutuşturduktan sonra:

‘Çocuğunuzda Öğrenme Bozukluğu var, RAM’a (Rehberlik Araştırma Merkezi) gidip rapor çıkarın!’ dedi.

Tıptaki karşılığı Öğrenme Bozukluğu, eğitimdeki adı ise Öğrenme Güçlüğü… Aile RAM’a gidiyordu, aile yoldayken RAM’daki memur öğlen yemeğinden çıkıp mesaisine dönmüştü. Gökyüzü yangın yaşamış bir evin tavanı gibiydi. Kentin düğümlerinden memurun mesaisine döndüğü binaya, yanlarında 7-8 yaşlarında, suçlu ve korkak gözlerle çevreye bakan bu çocuklu aile girdi ve beklemeye başladılar, memur bu ailenin kendisini beklediğini gördü, içeri çağrıldılar, ayak üstü birkaç soru cevaptan sonra çocuğa rapor verildi, raporda şöyle yazılıydı:

‘Öğrenme Güçlüğü!’

Çocuğun raporuna ‘Öğrenme Güçlüğü‘ otomatikman yazılmıştı, zaten gelen çocukların neredeyse tamamına üç teşhis konulup gönderiliyordu. Havadan sudan bir ayak üstü görüşmesinden sonra; ya çocuğa Yaygın Gelişimsel Bozukluk-Otizm teşhisi konuluyor, ya Mental-Zihinsel, ya da Öğrenme Güçlüğü tanıları konuluyordu. Bu teşhisleri koyanların çoğu bile tanı doğru da olsa koydukları teşhisin altını doldurabilecek yeterlilikte, deneyim ve birikimde değildi.

Aile, RAM’daki memurlardan birine Öğrenme Güçlüğünün ne olduğunu sordu, memur bir an düşündü; Türkçe ve matematik derslerinde takviye alacağını söyledi, gidip bir rehabilitasyon merkezine başvurmalarını ve oradaki yetkililerden bilgi almalarını salık verdi. Aile şok altındaydı, çocuk ise endişeliydi, derakap ilk buldukları kuruma gittiler.

…/

Merhaba Ali, bu yazdıklarımı bir zaman sonra bulduğunda tebessüm içinde okuyacağını biliyorum ama şimdisi için bu çok imkânsız.

Sana verilmiş olan Özel Öğrenme Güçlüğü Raporundan bu yana kendini çok kötü hissediyorsun. Ki önceden de her şey yolunda değildi zaten, ama yaşadığın bu bocalama daha önce resmi bir imza yememişti. Kendini bir vebalı gibi hissediyor; yakın çevrenden zihinsel engelli, huysuz, yaramaz muamelesi gördüğün için de kendi hayal dünyanda kazdığın kuyulara saklanıyor, oradan dışarılara taşlar atıyorsun. Davranış Bozuklukları (Davranış Sorunları) bir çeşit isyanındır senin, ya da bunlar, seni anlamayan dünya için açtığın cepheler… Öncelikle şunu belirteyim Ali, sandığın gibi sende zihinsel yetersizlik yok, tam aksine sen fazlalıktan dolayı muzdaripsin:

‘Özel öğrenme güçlüğü, bir çocuğun zekâsı normal ya da normalin üstünde olmasına rağmen dinleme, düşünme, anlama, kendini ifade etme, okuma-yazma veya matematik becerilerinde yaşıtlarına ve zekâsına oranla düşük başarı göstermesidir.’

Her insan derviş olarak doğar küçüğüm ama büyüdükçe dervişliğini yitirmeyen çok az insan kalır. Ey Ali’m, sevgili oğlum, muhakemesiz derviş; heyecanının gözlerinden öperim, dağıtma kendini.

Sınıfının arka sıralardaki unutulmuş vatandaşı,
etüd merkezlerinin haybeden ömrünü oyaladığı müşterisi..
Ailesinin bir kambur görüp sürekli ameliyat etmek istedikleri..
Ali, burada adın kod, rahat ol,
bu beyanın kahramanı olduğundan bir benim haberim var,
bir de yıllar sonra okuyacak olan senin…

İkinci sınıfa gidiyor, en olgun yaşını yaklaşık iki yıl önce ardında bırakmış bulunuyorsun. İlk okula başlamadan önce uzunca bir süre dil sorunu yaşamıştın, konuşmada gecikmiştin, üstelik annenlerin baskısıyla bu gecikme daha da uzamıştı ve şuan bile konuşma bozukluğu yaşamadığını söyleyemem. Sonrasında ise, yani ilk okula başladığında, asıl kâbus işte o zaman seni bir sınıf olarak bekleyecekti, orada seni bekleyen cehennemdeki yerin; sıran olacaktı.

Alaturka dayatmalar kıskacında kitaplarla az kapatılmadın, bir yandan harflerin saldırısına uğradın, öte yanın ise rakamların açtığı yara bereler ile doldu… Yazamıyorsun, sesleri tanımıyor, tanısan bile yanlış yazıyorsun. Tanıdığın sesleri bir araya getiremiyorsun, tıpkı sevdiğin arkadaşlarının arasında kendine yer bulamaman gibi. Hasbelkader bir kelime oluşturmuşsan da başka kelimelerden yoksun olduğun için onunla cümle kuramıyorsun. Baktığın harfler düzensiz, kalemden kâğıda döktüğün bu harfler uçuşan kuşlar misali…

Bir yaylanın çiçeği, yayladaki varlığı kadar saksıda tutsaktır. Ve sen hayatının çiçeğisin Ali; harfler ve rakamlar dünyası saksılı bir dünya geliyor sana. Harfler ve rakamların başını çektiği düzenli ordulara sözünü geçiremiyor, onları kudretinin altında nizama sokamıyorsun. Sonrasında sana kalan:

‘Çarpışan rakamlar,
pusulasız harfler…’ oluyor.

Ali, öğrenmede ve hatırlamada aşmamız gereken engeller var. Yönünü elbet bir gün bulacaksın: Kuzeye de çıkacaksın, sağına da dönecek, önüne de bakacaksın ve sen zamanı da öğrenip onun efendisi olacaksın! Bilinç altın yerçekimsiz hazineler dolusu, kısa süreli hafızanı toparlayacağız, devrim yapıp bilinç altına yer çekimi yasasını getireceğiz. Sesleri tanımakta güçlük çektiğin bu günler bir gün bitecek, heceleri ve sayıları tersten okuduğun günler buhar olacak, inan bana.

Şimdilerde sıralamaları yapamıyorsun, ne bir şeyleri uzunluklarına göre sıralayabiliyor ne de o şeyleri ağırlıklarına göre dizebiliyorsun. Günleri sıralayamıyorsun mesela ya da kar yağdırdıktan hemen sonraki mevsimde sonbaharı getirtip hepimizi zatürre ediyorsun. Ama bir gün gelecek ve sana acı çektiren bütün sesleri, sayıları bile cümle cümle, satır satır, paragraf paragraf, sayfa sayfa, kitap kitap sıraya dizeceksin, inan bana.

Ey Ali,
yürürken yolunu kaybeder gibi okurken kelime atlayan oğlum,
Konsanstrasyonu kaçak,
dikkati parçalanmış oğlum!

Yanlış algılamalar başını ağrıtır senin,
mideni bulandırır.
Şiddetli bunalımlardan oksijenli yaylalara değil…
Kitaplarla dolu tecritlere kapatılmışsın!

Ve sonra,
mesela zamanla kimin başı dertte değil ki Ali,
ama senin zamanla başın iki defa dertte!
Sonra ve sonra, hayatın akorduna ritim tutturamayan da sensin
mizahiye turist olan da!

Anlaşılmamışsın, insanlar içinde kendini çok yalnız hissediyorsun. Hesap cüzdanı şişkin olan birinin, metro ağızlarında tartıcılık yapan çocuğu anlayamaması gibi de değil bu. Ayrıca bir insanın dünüyle savaş halinde olmasından bile felaket güçlüklerin var senin. Uzun kelimelerin kendisini yendiği arkadaşım, bir gün gelecek ve sen telaffuzunla yenildiklerini yeneceksin.

Ali; küçük adam, dertli dağ..
İnsanların yaşayamadıkları yaşamları varken,
okunamayan yazılarını dert etme.
İnsanlar kendilerini ömürlerinde yaşatamaz iken,
ellerini kullanamamayı dert etme,
etme Ali,
mesela mücadele et,
bir şeyler et Ali,
ama pes etme.

Fikirsiz insanlarla dolu bir hayat var dışarıda,
var sen de fikirlerini kolayca ifade edeme şimdilerde, ne olacak?
Elbet bir gün gelecek ve fikirlerin söz olup, eylem olup senden içeri, senden dışarı uçuşacak.
Yeter ki inan, inanç her şeyin sermayesidir!
Eylemlerin yavaş da olsa,
sen ömrünün hantalı da olsan,
yapman gereken bir resim var Ali,
ve herkes kendi ömrünün ressamıdır.
Kalk ve fırçana dokun,
Güven bana, kısır ömürler ile dolu bu hayatta,
bir gün sen, ömrünün ustası olacaksın!

A.Vahap Işık

vahapisikoe@gmail.com

1 YORUM

HEMEN DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − five =